21 Mart 2007 Çarşamba

Nutella'nın mutfağımdaki yeri


Nutella'nın mutfağımda asla bir yeri olmamıştır. Zira bir şeyin mutfaktaki yerinden bahsedebilmek için o şeyin mutfakta bir yere koymak ve orada bekletmek gerekir ( bkz: tava, bardak, tost makinesi vb.). Oysa bu Nutella denen nesne, alışveriş torbasından çıktıktan sonra genellikle kapağı direk olarak açılmak suretiyle büyük bir bölümü tüketiliyor; kalanı da alışveriş torbasının geri kalanı boşaltılırken ona eşlik ediyor. Dolayısıyla mutfakta bir yere koymak kısmet olmadı henüz.




Şimdi adi herifler büyük boyunu çıkarmışlar. Hani alın da daha uzun süre kullanın diye düşünmüşler sanıyorum. Bu varsaydığım "daha uzun süre" kavramı benim için 4-5 kaşık ya da 4-5 dakikaya tekabül ediyor. Ne anladım ben bu işten. Madem bir iş yapacaksın, çıkar şunun 5 kiloluk tenekesini, alalım koyalım evimize, Nutella'nın da mutfağımızda bir yeri olsun.

17 Mart 2007 Cumartesi

Şemsiye Çikolata

Çocukluğumda vardı, bu sıralar her yerde görmeye başladım yine.

Koni şeklinde bir çikolata. Tabanında şemsiye sapı şeklinde plastik bir sap var. Mabel'den çıkmış (yine). Hep var mıydı yoksa son zamanlar da mı çıktı emin değilim. Migros'ta gördüm, ( 4'lü paket satıyor adiler, satsanıza tek tek, 4 lü satınca hepsini yiyoruz mecburen...) bir pastanede gördüm; kasanın yanında askıya asmışlar tersten.

Üzerinde bir şeffaf naylon kap var. Sap kısmına minicik bir kurdele ile bağlı. Kurdeleyi açıp naylonu çıkardığınızda üçgen bir kağıt parçası düşüyor. Marka falan var üzerinde. İçinde renkli bir kağıt daha var çikolatayı saran. Onu da açtığınızda hedefe ulaşıyorsunuz.

Koninin tepesinden (ince ucundan yani) başlıyorsunuz yemeye. E ince tabi kolay ısırılıyor. Ama yedikçe giderek daha da zorlaşıyor ısırmak. Hem o plastik sap koninin ortasına kadar geliyor. Tam zar zor ısırmışken bir de plastikle uğraşmak zorunda kalıyorsunuz. Ama son bölümde ısırmak için uğraştığınızda zaten beceremiyorsunuz, plastik sapı zorladığınızda cikalota ( "çukulata" daha oburca bence) ortadan kırılıyor kocaman bir parça ağzınızda kalıyor.

Plastik sap, kaymasın diye üzeri pürtüklü olurdu eskiden. Şimdi sap düz, en ucuna çıkıntılı bir bölüm yapmışlar, o tutuyor.

Bitince, insanın elinde salak plastik bir cengel kalıyor. Oysa o salak çengele kanıp da almıştım ben o cikolatayı. Saklayayım dedim ama o çikolatayı bana aldırmak dışında yarayabileceği bir iş de yok gibi gözüküyor. Neyse atayım ben. Gerekirse temin etmek çok kolay ( ve keyifli) zaten :)

16 Mart 2007 Cuma

Kafa Ayarı

Geçenlerde kaset falan diyince aklıma geldi. Böyle de bir kavramımız vardı : Kafa Ayarı. Kim hatırlar acaba şimdi. Teyplerde kaset sesinin inceden bas-tiz ayarını yapmaya yarar bir olaydı. İncecik bir yıldız tornavidayla ( yıldız değil miydi yoksa) teyp kafasının olduğu yerdeki delikten bir vidayı kurcalayarak yapılırdı. Müzik çalarken yapılırdı ki sesteki değişimi görebilelim.

Müzik teyplerinde bu biraz ketfi bir olaydı ama bilgisayar teyplerinde ( evet bir zamanlar bilgisayarlara teyp ağlanırdı veri ünitesi ya da sabit disk olarak) önemli bir ayrıntıydı. Zira doğru kafa ayarını tutturamazsanız veriler okunamaz, programlar ( ne programı be oyun işte düpedüz) çalışmazdı.

Hatta minik yıldız tornavida ( hani o saatçi tornavidası denilen) bile her yerde kolaylıkla blunamazdı. Ben tornavidayı ödünç verdiğimi bile bilirim.

Şimdi bakıyorum da ayar yapılacak kafa bile kalmamış ortalıkta. Olanların da hepsi başka ayar…

15 Mart 2007 Perşembe

Yaşlılık Alametleri

Yazacak bir şeyler düşündüğünüzde aklınıza eski zamanlar geliyor, nesini yazsam derken daldan dala atlıyor, "hah işte bunu yazayım" diye karar verdiğinizde ise kendinizi düşünmeye başlamanın üzerinden 1 saat geçmiş ve gözlerinizde yaşlarla buluyorsanız...

Kaset Diye Bir Şey Vardı

Ne oldu bu kasetlere.

Önceleri "teyp" sonraları "video" cihazlarıyla hayatımıza girmişlerdi. Gerçi şimdiki neslin hayatına denk gelmemiş de olabilirler, tam kestiremiyorum.

İnternette dolanırken denk geldiğim bir "ev hali" fotoğrafını incelerken, kütüphaneye dizilmiş kasetleri görünce aklıma geldi benimkiler.

Video kasetle ilgili bir kolleksiyon girişimim olmamışsa da ortalama bir kasetçiden daha fazla kasedim vardı o zamanlar. Çoğu yerli olmakla birlikte tonlarca kaset.

2000 li yıllarda CD'lerin artık "alınabilir" olmasıyla, yanış anımsamıyorsam 20 büyük Migros torbası kadar kasedi atmıstım. Her gece 3-4 tanesini kapıya çıkartıyordum, bir kaç saat sonra baktığımda orada olmuyordu torbalar. Umarım birileri almıştır.


Şimdi MP3 moda oldu. Yakında CD'leri de atarsam hiç şaşırmam :) ( Hayır ev adresi vermiyorum. Hayır atacak olursam haber vermem. Bi' müsade ederseniz yazıya devam edeyim)
CD teknolojisinin çıktığı zamanı anımsıyorum. Hayretle incelemiştim. İstediğin şarkıya ulaşmak için geri ileri sarma derdin yok. Bitti tersini çevir derdi yok. Evdeki bütün kasetlerin CD'lerini alırım bunları da atarım diyordum. Eh yaptım da sayılır.



Şimdi evde "bunları bir daha bulamam" diye düşündüğüm 50-60 adet kaset, yılda bir defa açılan bir dolapta duruyorlar. Her aklıma geldiğinde "birara bilgisayara atayım" diyorum. O "birara" bir türlü gelemdi ama o başka mesele.

Arabada bile teyp olduğunu geçenlerde bir MP3 çaları araca bağlamam gerektiğinde, seçenekler arasında kaset adaptörünü görünce anımsadım.


Oysa zamanında işimiz gücümüz kasetti. Bir kasedi diğerine çift hızlı kopyalayan teyple kopyaladığımızda baslarda düşme olmaması için hangi model teyple hangi tip kasedin kullanılmasını gerektiğini saatlerce tartışır, "kromdiyoksitli" kasedi normal modda çaldığında bir süre sonra yırtılma oluyormuş hatta teyp bile bozulabilirmiş efsanelerini anlatıp birbirimizi pimpiriklendiriyorduk.



Düşündüğüm kadar hızlı yazamıyorum ( herkes gibi yani) ...... Daha neler neler geliyor aklıma. O zamanlar o vardı şimdi CD var. Hatta artık MP3 var cd'lerin bile pabucu dama atıldı. Yarın baçka bir şey çıkacak, belki bir zaman sonra CD ile ilgili buna bir yazı daha yazacağım.



Eski güzel günler ile ilgili başlayabilecek ne kadar çok cümle, ne kadar çok yazı var. Hele ki "eski günler"le ilgili...



Hepsinin sonunda ise belli olan tek bir şey var : Yaşlanıyorsun oğlum yaşlanıyorsun.

Bloglar Diyarı

Başlık bulamadım öyle bir şey yazdım işte.

Siteden siteye dolanırken, daha doğrusu "yıl sonu" kelimesi birleşik mi yoksa ayrı mı diye TDK'dan Google'a dolanırken bir blog yazısına rast geldim. Kısacık ve keyifle okunan bir yazıydı. Sonra yazarın diğer yazılarına da baktım, onlar da gayet keyifliydi.

Sanırım "blog" kavramının tam karşılığı burası olsa gerek dedim. Sorna ona cevap yazanlardan bir kaçına tıkladım ve kendimi birden samimi yazılar arasında buldum.

Ben okudum keyif aldım, siz de mahrum kalmayın istedim :

( incelemelerim sürüyor, sanırım bu zincirde daha çok halka var )

6 Mart 2007 Salı

Erkek Erkeğe Mutfak Sohbetleri : Evde Ekmek Yapma


Oburluğun temelinde yatan gıda maddesi, bana sorarsanız, ekmektir. Tadında ve kıvamında yapılmış ekmeğin, hele ki ekmek kokusunun bozamayacağı diyet yoktur. Zaten diyetisyenler de bunun farkındaki diyet reçetesi yazarken "ekmek yemeyin" yazmazlar, "ekmeklerden uzak durun" yazarlar. Zira koku menziline bile girdiğinizde ya midenize ya da midenize girinceye kadar aklınıza, rüyalarınıza girer bu ekmek.


E her an sıcak ve taze ekmek bulmak, değil fırınların, bakkalların bile yok olmaya başladığı bu dönemlerde, giderek zorlaşıyor. Bir ekmek için de koskoca alışveriş merkezine gitmek uzun iş; ( bildiğim) en güzel fırınlar oralarda ne yapayım.



İşte böyle ne yapayım derken karşıma çıktı bu ekmek makineleri. Bir süredir oralardan buralardan duyardım ama, daha alınması ya da rutin bir mutfak eşyası olması uzak gelirdi bana. Sonra bir baktım ki her yerde bir ekmek muhabbeti ve heryerde türlü türlü ekmek makineleri. Hem ekmek, hem makine hem de teknoloji ürünü olunca almamak olmaz artık deyip aldım ben de bir tane.



Kullanan herkesin söylediği ortak şey "kılavuzda yazanları aynen yapmak" olduğu için sanıyorum 36 yıldır ilk defa bir ürünü açıp kurmadna önce kılavuzu okudum. tamam kabul ediyorum, kutuyu açıp, parçaları birleştirip, fişe takıp menüleri kurcaladıktan sonra okudum. Ama yine de bu bir ilk.



Onlarca çeşit ekmek, bir sürü kek, reçel, filanca hamuru, çorba ve pilav tarifleri içeren minicik bir kitap. Kutunun içinden bir çimdik, iki tutam, aldığı kadar gibi tarifleri anlamayanlar için özel bir kaç ölçek ( kap ölçek - kaşık ölçek) de çıkıyor. Öyle ki ölçeklerde 1/2, 1/4, 1/8 gibi değerler bile işaretlenmiş. İşte aleti bu ölçekler ve tarif edilen oranlarla kullandığınızda ekmekleriniz gayet başarılı oluyor dediler. Ekmeğin başarılısı, yenmemeyi başarabilen midir diye düşünerek ilk ekmeğimi yapmak üzere işe koyuldum.

En baştaki en basit ve en tanıdık olan ekmek tarifini uygulamaya ve ilk olarak daha aşina bir ekmek yapmaya karar verdim. Tarifte yazanların evde olmadığını, olanların da raf ömürlerini ( miaddan daha iyi değil mi) doldurduklarını görerek ilk gecelik hevesimi kursağıma ektim. Ama ertesi gün ilk işim bu eksikleri tamamlayı ekmeği yapmak oldu. Ve bu ilk işin sonu ise hüsran.
"Öyle bir kabarıyor ki bazen kaptan taşıyor" dedikleri ekmek değil kabarmak, ham hadde olarak kapladığı yerden bile daha alçak oldu. Vay alçak vay. canım görünüşü ne yapayım önemli olan tad diye düşünerek hemen sıcacık bir dilim kesip, hemen oracıkta ağzıma attım ve hemn tükürdüm. Olmamış efendim ne yapayım.


Sonra öğrendim ki keramet undaymış, evet evet unda. Öyle her unla ekmek olmazmış.Hem unun türü hem de markası önemliymiş. ( Yazılarımda marka ve isim gibi ticari bilgiler vermem ama zaman ve malzeme kaybını engellemek için ben önerilen ve kullanınca benim de tercih ettiğim un markasının SÖKE olduğunu belirtmek isterim. ) tekrar markete gidip un reyonuna yöneldim bir baktım ki raf raf un dolu. Her biri başka başka türde, başka işlere yarayan bir sürü un. Ben yine ilk denemeyi normal unla yapıp mısır unu, tam buğday unu gibi çeşitleri de almayı ihmal etmedim.

İkinci deneme ise tam anlamıyla bir harikaydı. Mayalanma aşamasında hamur neredeyse kabın dışına taşacaktı. Pişen ekmek ise, "tadından yenmez" denilen ve oysa ki gayet de güzel yenen bir ekmek olmuştu.


Sonra diğer ekmek türlerini de yavaş yavaş deneme başladım. Eh her biri 900 gramlık ekmekler yapıldıklarına yakın bir hızla tükenmeye başlayınca oturup bunu yazmam gerektiğine karar verdim.


Ne faydası var derseniz artık laptopu göbeğimin üzerine koyup rahatlıkla yazabiliyorum. Bu faydası var işte...

uykusuzluk üzre yazılmıştır 1

gözümden akan uyku nereye kaçtın madem kaçacaktın ben neden yattım sen kaçıp gidince ben bana kaldım gökte yıldızları sayar dururum kapadın ...